Şeyh Şerafeddin Dağıstanî KS

Şeyh Şerafeddin Dağıstanî KS
Önceki resim:
ŞEYH ŞAMİL

 
 


Şeyh Şerafeddin Dağıstanî KS



            

Şeyh Şerafeddin Dağıstanî KS
Açıklama: Şerâfeddin "Zeynü'l-Abidîn" Dağıstanî, Hicrî 1292 - Miladî 1875 yılı, Zilkade ayının üçüncü Pazartesi gecesi Dağıstan'ın Temirhan-şura vilayeti, Gunip kazasının Kikuni köyünde, dünyaya geldi. Babası Abdurraşid Efendi, annesi Emine Sara Hatundur. Anne ve babasının her ikisinin de kabirleri, Yalova Güneyköy’deki kabristandadır. Yalova ilinin Reşadiye (bugünkü Güneyköy ) köyünde Hicrî 1355 - Miladî 1936 yılı Cemaziyel evvel ayının yirmiyedinci pazar günü, köyünde (hicri takvime göre) altmış üç yaşında iken vefat etmiştir. Son yüzyılın en seçkin tasavvuf büyüklerinden olan Şerâfeddin Zeynel Abidin Dağıstanî, “Ebu’l-Fukara” lakabı ile de anılır.

Hayatından Kesitler:

Nakşbendiyye yolunun Dağıstan’daki önderi Ebu Ahmed es-Suğuri’nin manevi eğitimine girdiği ve zikir meclislerine katılmağa başlamıştı. Gençlik yıllarında, elinden biat alarak Nakşbendi tarikatına intisab ettiği Şeyh Ebu Ahmed es-Suğuri’nin gözetiminde seyr ü sülukunu tamamlamıştı. Ebu Ahmed es-Suğuri’nin, İmam Şamîl ile birlikte Ruslara karşı savaştığı için Rus'lar tarafından vatanı Dağıstan’dan ayırılıp sürgün edildiği bilinmektedir.
Şeyh Şerâfeddin Zeynel Abidin, ilk medrese tahsiline de Dağıstan'da başlamış ve ancak savaş şartları yüzünden ikmal edememişti.; eğitimini Türkiye’ye daha önce hicret etmiş olan ve biatını tazeleyeceği amcası Şeyh Muhammed-ül Medeni’de tamamlayacaktı. Böylece Türkiye’de Ebu Ahmed es-Suğuri’nin halifesi olan Muhammed-ül Medenî’nin terbiyesi altına girdi. Şeyh Ebu Muhammed el-Medeni , Şeyh Şerâfeddin’in öz amcası idi ve daha sonra kızı ile evlendirip kayınpederi de olacaktır.


Türkiye’ye Göçleri ve Yalova’da Yerleşim:
İmam Şamîl’in destani direnişinin kırılmasından sonra Kafkasya’ya ve Dağıstan’a olanca gücüyle yüklenen Rusların zulmünden kurtulmak için, köylerinin neredeyse tüm halkından oluşan kalabalık bir cemaat halinde, Dağıstan’ı terk ederek Türkiye'ye göç etmek zorunda kaldılar.
Türkiye’ye vasıl olunca Osmanlı devletinin organizasyonu ile önce Bursa’ya geldiler; bir süre Bursa’da misafir edildikten sonra , Marmara denizinin güney kıyılarındaki Yalova’ya giderek devrin sultanının özel fermanıyle denize oldukça yakın, dağlık bir yörede yerleştiler. Yerleştikleri beldeye önceleri Elma-Alan veya Elmalı adı verilmiş; daha sonra köye Sultan Reşad tarafından yapılan yardım ve imar çalışmalarının nişanesi olarak Reşadiye ve nihayet Cumhuriyet sonrasında Güneyköy adı verilmiştir.
Şeyh Şerâfeddin, bölgeye yıllarca önce yerleşmiş olan amcası Şeyh Muhammed-ül Medeni ile birlikte büyük bir azimle imar ettikleri Reşadiye köyünü ailesi ve akrabaları ile beraber, elbirliği ile yurt haline getirdiler. Böylece amcası Şeyh Muhammed-ül Medeni ile birlikte Nakşbendi Tarikatı’nın sağlam bir kolunu Dağıstan’dan Türkiye’ye taşımış oldular.

Tasavvuftaki Eğitimi ve Manevi Kemali:
Reşadiye köyünde kurulan ve kısa sürede Bursa’dan, İstanbul’dan öğrencileri dahi cezbeden medreselerine gelip ders vermeğe başlayan alimlerden İslam’ın tüm zahiri bilimlerini de okuyup icazet aldı.
Hızla ilerlediği maneviyat yolunda mertebeleri bir-bir aşarak Nakşbendiyye tarikatına ilaveten , amcası Ebu Muhammed Medeni’nin yetkin olduğu ve irşada izin yetkisi bulunan diğer beş İslam sûfî yolunun [ Kadiriyye, Rufa`iyye, Şazeliyye, Çiştiyye ve Halvetiyye ] daha irşad yetkisini aldı. Bütün bu altı tasavvuf yolunda yetkin olduğuna işaret eden icazetini aldığında henüz 27 yaşındaydı
Şeyh Şerâfeddin manevi olarak Cemalüddin Gazikumuki ve Dağıstan’daki şeyhi Ebu Ahmed es-Suğuri‘nin himmeti ile desteklendi. ALLAH aşkında Fenafillah mertebesine erdi ve 25 yıl süre ile hizmet edeceği kutb-ül irşad makamı ile taltif edilerek görevlendirilmiştir.
Yalova’dan başlayarak Balıkesir’den Kastamonu’ya Sakarya’dan Konya’ya tüm bölgedeki halk arasında dalga dalga “manevi güçlere sahib bir zat” olarak tanındı ve kerametlerine ilişkin rivayetler bütün Türkiye’ye yayılmağa başladı.
Şeyh Şerâfeddin hakkında bugüne ulaşan ve yakın tarihimizin siyasi ve dini gerçeklerinin anlaşılmasına katkısı olan pek çok rivayet en eski bağlılarından olan Ali Usta tarafından aktarılarak kayda alınmış ve kitab haline de getirilerek günümüze kadar ulaşabilmiştir. ( Ali Usta'nın hatıratını sitemizin Tasavvufi Literatür alt sayfalarından okuyabilirsiniz)
Bütün bunlar neticesinde, Yalova’nın küçük bir köyü olan Reşadiye, halktan her düzeyden kişiler yanında pek çok alim ve aydın için de bir cazibe merkezi haline geldi.
Şeyh Şerâfeddin Zeynel Abidin’in hayatı boyunca yapmış olduğu sohbetlerin, sohbette bulunan “katibler” tarafından not alınarak kaydedilmiş el yazması örnekleri, önceleri elyazısı ile Latin alfabesine çevrilerek çoğaltılmış ve daha sonra Hasan Burkay’ın himmeti ile "Menakıb-ı Şerefiyye" adı altında, ayet ve hadislerin kaynağı gösterilerek aslına tamamen sadık kalınarak kitablar halinde basılmıştır.
“Bizim yolumuz sohbet yoludur” buyuran önderi Şah-ı Nakşbend Muhammed Bahâeddin Buhari’nin usulünce sohbete çok önem vermiş ve bağlılarının eğitiminde en etkin vasıta olarak kullanmıştır. Bu himmeti halen de matbu hale getirilmiş olan sohbetlerinin okunduğu meclisler vasıtasıyla gerek Güneyköy’de gerekse bağlılarının dağıldığı Türkiye’nin her köşesinde sürdürülmekte ve menbaı olduğu feyz ve bereketten istifade etmek ölümünden sonra da mümkün olmaktadır.
Şeyh Şerâfeddin, kendisi asla boş konuşmadığı gibi zikir meclisleri dışında bulunduğu ortamlarda da boş-malayani konuşmalara izin vermez, hatta o kadar ki bulundukları meclisde ileri-geri konuşanları oradan uzaklaştırırdı. Her ne vakit, beraberinde oturulsa Şeyh Şerâfeddin’in sohbetine katılanların kalblerinden dünya sevgisinin kalktığı bildirilmiştir. Asla, en azından üç ayet de Kur’an-ı Hakîm tilavet edilmeden ve on kelime-i tevhid ile on salavat-ı şerifeden ibaret olsa bile zikr edilmeksizin oturulmasını istemezdi.
Şeyh Şerâfeddin, Osmanlı sarayının İslami konularda danıştığı kişilerden birisi olarak da kaydedilmiştir. "Şeyh Şerâfeddin Efendi, -bizzat davet edilmek suretiyle- Ossmanlı sarayına Sultan Reşad'a çok giderdi. Sultan Reşad dini konularda bir çok sualler sorar; Şeyh Efendi de cevaplandırırdı.
Köyün isminin Osmanlı Sultanı’ndan ilhamla Reşadiye olarak verilmesi de Osmanlı sarayı ile Şeyh Şerâfeddin arasındaki ilişki konusunda zaten bir nebze ipucu vermektedir. Küçük bir köy sayılması gereken Güneyköy’deki medresede bin kadar talebenin eğitim gördüğü ve bu talebenin masrafının Osmanlı Sultanı tarafından vakfedilen vakfiyelerin gelirlerinden karşılandığı rivayeti, o devirde bir köydeki ilim muhitinin etkinliği hakkında oldukça önemli bir fikir kaynağıdır.
En ileri düzeyinde olmak üzere zikr-i sultani sırrına sahib olduğu ve günün her anında, en ufak bir gaflete düşmeksizin ALLAH’ın huzurunda, daimi zikir halinde bulunduğu pek çok kişi tarafından müşahede edilmiş ve anlaşılmıştır.
Her kim bu “Sultani zikir” makamına ermişse ‘ALLAH’ adının özüne ulaşıp O’nu her an, her yerde, her fiilde müşahede eder hale gelmiştir.
Şeyh Şerâfeddin, mükemmel bir kemale sahib mürşid-i kamil olmakla İsm-i Azam da dahil olmak üzere esma-ül hüsna’nın tüm isimlerinin mazharı haline gelmişti. Bu durum, cemal sıfatları kadar Celâl sıfatlarının da kişide tezahürü anlamına geldiği için kendisi ile karşılaşanları derhal tesiri altına alan ihtişamlı bir ’ilahi heybet’ mazharı idi. Bu ilahi heybet, gerek Osmanlı sarayında Sultan Reşad ile görüşmelerinde, gerekse Yalova Termal’deki köşkünde Mustafa Kemal ile istişarelerinde de tecelli ederek müşahede olunmuştur. Bu tarihi öneme haiz ayrıntı, bir kısmı hâlâ yaşamakta olan kişilerin tanıklığı ile sabittir.
Tecelli-i Celâl hali ortaya çıktığında hiç kimse O’nun gözlerine bakamaz; eğer bir kişi buna cesaret ederse bayılır veya O’na doğru kontrol edemediği güçlü bir cezbeye kapılırdı. Bu sebeple bu tecellinin zuhurunu hissettiğinde ya halk arasından çekilerek gizlenme yolunu veya bu mümkün olamayacaksa gözlerini kapayacak şekilde bir peçe ile yüzünü örtmeyi adet edinmişti.
Bu yıllarda Osmanlı devleti de dört bir yandan saldırılara uğramakta ve kan kaybetmekte idi. Çanakkale savaşına diğer bütün Türk köylerinden olduğu gibi Güneyköy’den de bütün gençler silah altına alınarak cepheye gönderilmişlerdir. Bu gençler arasında Şeyh Şerâfeddin’in halefi olarak 6 yaşından itibaren eğitimine aldığı yeğeni Abdullah da vardı. Abdullah Dağıstanî Çanakkale savaşı esnasında ağır şekilde yaralanıp cephede kaldığı sırada yaşadığı bir vakıayı anılarında dile getirmektedir. Çanakkale savaşından Güney köye dönen Abdullah’a yaşadığı manevi seyahati soran Şeyh Şerâfeddin böylece cephede savaşan müridlerinin halinden haberdar olduğunu da göstermişti.
Şeyh Şerafededdin’in manevi derecesini işaret eden bir vakıa da bir İslam bilgini olan “Şeyh Servet” adı ile meşhur Türkiye Büyük Millet Meclisi birinci devre Bursa Milletvekili Servet Akdağ ile aralarında cereyan etmiştir. Servet Efendi, gençliğinde Mevleviyye tarikatına intisab ederek Mevlâna Celâleddin-i Rumi’nin ruhaniyetinden feyz almaya çalışmış. Fakat bir rüyasında Mevlâna Celâleddin-i Rumi’nin kendisinin mürşidi olmadığı, Bursa 'da Dağıstan muhacirlerinin kurdukları köydeki Dağıstanlı Şeyh Şerâfeddin tarafından irşad olunacağı kendisine bildirilmiştir. Bu sürede Servet Efendi, bir gece rüyasında Hazret-i Muhammed (S.a.v.)’i ve O’nun arkasında Şeyh Şerâfeddin Dağıstanî’yi görmüş ve Rasûlullah Efendi­miz (S.a.v.) Şeyh’e işaretle mürşidinin bu Zat olduğunu ve kendisine intisap eylemesi gerektiğini bildirmiştir.
Ertesi gün, bu haberi vermek üzere Şeyh Şerâfeddin’i ziyarete giden Servet Akdağ'ı gülerek karşılamış “Anlat bakalım gördüğün rüyayı…” deyince Servet Bey, mürşidinin rüyasından tamamiyle haberdar olduğunu anlamış ve rüyam sizce de malum bulunduğuna göre buyurun siz anlatınız" diyerek rüyayı mürşidinin ağzından dinlemiş ve her ikisinin de bu rüyayı aynı zamanda birlikte gördüklerini hayretle öğrenmiştir. [Kaynak: Sinan Onbulak, Ruhi Olaylar ve Ölümden Sonrası, 1975]


Kurtuluş Savaşı Yıllarında Şeyh Şerâfeddin:
Yunanlıların Anadolu’ya işgali sırasında, Yunan işgalciler, Bursa'ya geldiğinde, Şeyh Şerâfeddin’in bağlılarından ve sevenlerinden teşkil olunan İmam Şamîl Alayı da bir taraftan dağlarda çete harbi yapı­yor, bir taraftan da Ankara’da oluşturulan Kuvvayi Milliye birliklerine asker temini için faaliyet gösteriliyordu.
Şeyh Şerâfeddin’in talimatlarıyla, Dağıstanlı göçmenlerden oluşan birlikler, Bursa’yı işgal ederek Orhangazi üzerinden Yalova sınırlarına dayanan Yunan ve yerli Rum işbirlikçilerinden oluşan işgalcileri Orhangazi sırtlarında durdurmuşlar ve Kafkasya’dan getirdikleri cihad geleneğini Anadolu’ya da taşımışlardır. Bu sırada olabilecek katliam ve alçakça saldırıları engellemek için kadın, çocuk ve yaşlılardan oluşan sivil halkı Adapazarı Geyve yönünde cephe gerisine göndermişlerdir..
Düşman Marmara bölgesine yüklenip Bursa’da yerleştikten sonra her tarafa yayılınca Orhangazi sırtlarında 6 ay süreyle Yunan ordusunun Yalova’ya girişini ve Marmara denizine ulaşmasını engelleyen Şeyh Şerâfeddin ve bağlılarının çekirdeğini teşkil ettiği milli güçler, daha sonra Adapazarı Geyve yönünde çekilmek zorunda kalmışlardır. Zaten direnişin ilk günlerinde can güvenliği tamamen ortadan kalktığı için Şeyh Şerâfeddin’in işaretiyle aileler, kadın, çocuk ve yaşlılar Geyve'deki ihvana süresi belli olmayan bir misafirliğe gönderilmişti.
Ali Usta’nın sesinden kayıt altına alınan hatıralarına göre Şeyh Şerâfeddin, Geyve günlerinde de irşad faaliyetlerini aksatmadan sürdürmüştür. O günlerdeki bugüne de ışık tutan yönleri olan bir sohbetlerini Ali Usta şöyle anlatmaktadır: “Yunan harbi sırasında, memleketteki harb hali ve harbin sonu, İslami­yet'in durumu sohbet konusuydu. Şeyh Efendi'ye: ‘- Müslümanların ve memleketin sonu ne olacak, hazret?’ diye sor­dum. Bu soruya karşılık Şeyh Şerâfeddin, Hz. Ali'den bir kıssa anlatarak buyurdu ki: “- Bir gün, Hz. Ali’ye kendisi ile birlikte muharebe edenlerden biri bu muharebe esnasında, "Böyle fitne içinde bu işin sonu ne olacak?" diye sormuş. O da: "Din kıyamete ka­dar bakidir." dedikten sonra bir müddet başını önüne eğmiş, öylece kal­mış. Hatta, etrafındakiler ‘uyudu’ zannetmişler. Neden sonra Hz. Ali başı­nı kaldırıp 3 defa ‘Ni’mel Etrak, Ni’mel Etrak, Ni’mel Etrak..’ "Güzel Türkler" "Güzel Türkler" "Güzel Türkler" dedikten sonra ‘Din Türkler elinde kalacak, Türkler ile yücelecek ve kıyamete kadar baki kalacak’, demiş, buyurdular.”
Bununla Şeyh Şerâfeddin, Hz. Ali’nin “Ni’mel Etrak’ sözlerini aktarırken savaşın sonunda ordumuzun galibiyetiyle sona ereceğini müjdelemiş olması yanında “İstanbul’un fethi ile ilgili ünlü hadisteki “Ni’mel Ceyş” ve “ Ni’mel Emir” müjdesine işaret etmişti.
Güneyköy'e giren Yunanlıların köye yaptıkları topçu ateşi sonucu güllelerin açtığı yaralar hâlâ köyün camiinin duvarlarında görülebilir. Köydeki medresenin de bulunduğu külliyedeki cami ve minaresi ise Yunan işgalciler tarafından yakılmış olarak hâlâ ayakta olup bir ibret vesikası olarak durmaktadır.
Şeyh Şerâfeddin’in Kurtuluş savaşındaki bu yararlı faaliyeti genç cumhuriyetin meclisi tarafından da unutulmamış ve zafer sonrası Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından alınan bir karar ile kendisine “hizmet beratı” tevdi edilmesine dair karar alınmıştır. (Bu berat, Tarih ve Düşünce dergisinde Prof. Dr. M.Kemal Öke tarafından yayınlanmıştır.)
Kurtuluş Savaşı yıllarında gösterdiği üstün hizmetleri ile Ankara’nın dikkatini çeken Şeyh Şerâfeddin ile Gazi Mustafa Kemal arasındaki ilişki, Atatürk’ün Yalova’daki yaz çalışmaları döneminde yaptığı davet ve istişarelerle karşılıklı saygı ve seviyeli sohbetler çerçevesinde halinde Şeyh Şerâfeddin’in vefatına kadar devam etmiştir. Bu ilişkinin ilk belgeli verileri, yine Ali Usta’nın tanıklığı ile tarihe geçmiştir. O günlerde sürekli Şeyh Şerâfeddin’in yanında olan Ali Usta , mürşidi ile Kuvvay-i Milliye’nin “Gazi Paşa“sının istişareleri hakkında çok önemli bilgiler vermektedir: “ -Yunan işgalcilerin, Bursa'yı zaptettiği günlerde Mustafa Kemal Paşa tarafından Hasan Bey isminde kalpaklı bir adam geldi ve bana: “-Beni Mustafa Kemal gönderdi; Şeyh Efendi'ye ilet…” dedi. Ben bu arzuyu Şeyh Şerâfeddin’e naklettim. Şeyh Efendi bana: “-Ali Usta! Sen de ona söyle. İstanbul'dan düşmanı def’edinceye kadar elimizden gelen gayreti göstereceğiz ve düşmanı temizleyeceğiz. Biz de O’na yardım ede­ceğiz…” buyurdular. Ben de Şeyh Şerâfeddin’in bu sözlerini Hasan Bey'e naklettim.“ Mustafa Kemal’in kuryesi Hasan Bey’in bu müjdeyi Ankara’daki Mustafa Kemal’e iletmiş olmalı ki Şeyh Şerâfeddin Dağıstanî, istişare için Ankara’ya davet edilir. Ali Usta o günleri şöyle dile getirmektedir: “Büyük Taarruz daha başlamamıştı. O vakit Şeyh Efendi'yi Ankara'dan çağırdılar. Şeyh Efendi iki-üç gün sonra Ankara'dan döndüğünde O’na: “- Hazret ne için çağırdılar, haberler nasıl?” diye sordum. Şeyh Efendi bana: “- Ali Usta, Mustafa Kemal bana "Nasıl muvaffak olacak mıyız?" diye sordu. Ben de, "Evet, muvaffak olunacaktır. Az bir kan dökülüp İstanbul'u da alacağız" dedim. “ diye cevab verdi.
Ülkede 1930’larda yaşanan değişim konusundan manevi olarak bunalan Şeyh Şerâfeddin, bir ara Türkiye’yi terk edip Medine-i Münevvere’ye hicret etmek istemiştir. Bu konudaki bir sohbetinde o günlerdeki duygularını şöyle dile getirmiştir: “Asrımızda herkes benliğine, makam ve sair ahval-i dünya zaviyesinden bakarak, sanki ölmeyecekmiş ve kı­yamet yokmuş gibi esef verici bir hale mağlup olarak, bu neş'e ile vakit geçirmeye başlamıştır. Alemin ahvaline ve alemi ihata etmiş olan hadsiz-hesapsız zulmet ve fesada bakarak, uhdeme düşen irşad ve ıslah vasifesini icraya, ilim ve kudretimin kafî gelmeyeceğinden, yeis derecesinde kalarak beş defa halk arasından çekilmek ve Medine-i Münevvere'de ihtiyar-ı mücaveretle Ümmet-i Muhammed'e dua ile imrar-ı hayat etmek için Cenab-ı Mefhar-ı Alem (S.a.v.) Efendimiz'den mezu­niyet istedim. Cenab-ı Rasûlullah, kat'iyyen halk arasın­dan çekilmeme razı olmadılar. Mefhar-i Alem (S.a.v.) Efendimiz'in benim halk arasından çekil­meme razı olmamaları, cüz'î küllî (az çok) benden Üm­met-i Merhumeleri'ne menfaatların olacağına delalet et­mektedir.” Bu sözlerinde Şeyh Şerâfeddin’in tevazu ile kendisinde irşad için gerekli donanımı eksikliğinden söz etmesi dikkat çekicidir.


1935: Eskişehir Cezaevinde Said Nursi ile Yaşananlar :

“Menemen Hadisesi” sonrasındaki birkaç yıl içerisinde, ülkemizde hakim olan havanın tesiri ile hemen bütün tasavvuf büyüklerine yapılan takibat esnasında Şeyh Şerâfeddin Dağıstanî ve yakın bağlıları da soruşturmaya uğramış ve 28 müridi ile birlikte Şeyh Şerâfeddin de Eskişehir cezaevinde gözetim altına alınmıştır.


Şeyh Şerâfeddin ile Eskişehir cezaevi günlerinde görevi gereği tanışan ve cazibesine kendisini kaptırarak intisab eden ve 1994’de yaklaşık 100 yaşlarında vefat eden Gaffarzade Yusuf Efendi adlı müridi Eskişehir cezaevi günlerine ilişkin olarak aşağıdaki vakıayı anlatmış ve önemli tarihi ilişkilere işaret eden bu anılar kayıt altına alınmıştır:

“Bir zamanlar Şeyh Şerâfeddin Eskişehir cezaevinde diğer bazı Nakşbendi şeyhleri ve İslam alimleri ile birlikte Menemen hadisesi ile ilgili olarak tutuklanmıştı. Ben de cezaevinde muhafız olarak görevliydim. Tutukluluk halindeki bir diğer önemli kişi ise Said Nursi idi. Şeyh Şerâfeddin Dağıstanî, halifesi Abdullah ve diğer bazı ileri gelen müridleri ile beraber tutuklanmıştı. Said Nursi de bazı yakın şakirdleri ile birlikteydi.

Said Nursi, Şeyh Şerâfeddin’in de aynı hapishanede tutuklu olduğundan haberdar olunca şakirdlerini herhangi bir şeye ihtiyaçları olup olmadıklarını sormak ve yardımcı olabileceklerini teklif etmek üzere nezaketen Şeyh Efendi’ye yolladı. Şeyh Şerâfeddin, bu yardım teklifine “Teşekkür ederim, ancak biz “Hiç”iz ve “Hiç” in de hiçbir şeye ihtiyacı yoktur” diye oldukça manidar bir cevab yolladı. Daha sonraki günlerde Said-i Nursi’nin şakirdleri, yine Şeyh Şerâfeddin’e gelmeğe ve bir ihtiyaçları olup olmadığını sormağa devam ettiler. O her defasında bu talebleri olumsuz olarak cevaplıyordu.

Bir gün Şeyh Şerâfeddin, Said Nursi’nin şakirdlerine Said Nursi’ye “ Neden burada tutukluyuz?” diye sormalarını istedi. Said Nursi’nin şakirdleri gitti ve bu soruyu ilettiler. Said Nursi, bu soruyu “ Biz Hz. Yusuf (a.s.)’ın derecesi olan “Susma Orucu” makamına ermek üzere bu medrese-i Yusûfîyye’deyiz” diye cevapladı. Şeyh Şerâfeddin’in bu soruyu sorması ve Said Nursi’nin de bu cevabı vermesi aralarındaki tartışmaların sonu oldu. Ancak bu soru-cevap teatisi benim için çok kafa karıştırıcı oldu ve derinlemesine düşünmeğe başladım.

Kendi gayretimle bu konunun içinden çıkamayınca bu defa ben Şeyh Şerâfeddin’e “ Sizin ve bu diğer şeyhlerin burada bulunuşunuzun sırrı nedir?” diye sordum. Cevablaması için ısrarımın sonucunda diğer tutuklular ile bir araya geldikleri bir sırada Şeyh Efendi şunları söyledi: “Ben buraya sebebsiz yere tutuklanmış olan birçok kişiye manevi sırlar iletmek üzere gönderildim. Manevi desteğe ihtiyacı olan bu kişileri himmetimle destekliyorum. ALLAH beni buraya bu destek için gönderdi, çünkü bu kimseler buraya toplatılmıştı ve burada olmasa bir araya toplamam da zor bir şeydi. Sizinle vedalaşmak için buradayım, çünkü kısa bir süre sonra bu dünyadan göçeceğim. Sizin sırlarınızı size teslim edeceğim. Tutuklu olmamız, gerçekte bizim için tutsaklık değildir, çünkü daima ilahi varlıkta müstağrak haldeyiz ve biz buradan asla bir tutsak olarak etkilenmeyiz. Bir süre sonra, sizin hepiniz buradan çıkarılacaksınız ve önemli bir şahsın ölümünden sonra tekrar bir araya geleceksiniz.

Şeyh Efendi’yi dikkatli bir şekilde dinleyen diğer tutuklu ve mahkumlar arasında Said Nursi’nin sayıları 120'ye yaklaşan şakirdleri de vardı ve bütün bunları işittiler. Yaklaşık 3 aylık tutukluluktan sonra Şeyh Şerâfeddin ve 28 müridinin tamamı serbest bırakıldılar. Said Nursi de dahil 15 kişi ise çarptırıldıkları 6 ay-1 yıl arasındaki cezalarını tamamlayıp daha sonra tahliye edildiler.”


KAYNAKLAR:

1.Şeyh Hacı Hasan BURKAY ; Hz. Muhammed (S.A.V.)'in Varisleri ;sayfa: 255-256 ; Ankara; 1994

2.Dr. Hayati BİCE ; İşaret Taşları ; sayfa:257-258 ; İNSAN yayınları ; İstanbul-2006

Şeyh Şerâfeddin’in vefatı :
Öleceği gün kendisine önceden bildirilen Şeyh Şerâfeddin, hayatının son gününde vasiyetini yazarak yeğeni, manevi mirasçısı ve halefi Abdullah Dağıstanî 'ye verdi. 27 Cemaziyel-evvel tarihinde –hicri:1355, miladi:1936- bir Pazar günü Reşadiye (bugünkü Güneyköy ) köyünde öldü. Reşadiye (bugünkü Güneyköy ) köyündeki kabristan’da bir tepeciğin yamacında toprağa verildi.
Yalova, Bursa ve İstanbul gibi kısmen yakın yerler dışında Adapazarı, Eskişehir, İzmir, Kastamonu ve daha birçok yerden sevenleri koşup gelmişlerdi. Cebel-i Hafakan tepeciğinde önceki mürşidi Muhammed-ül Medeni’nin yanında sağlığında iken işaret ettiği yere hazırladığımız kabrine defnettik.”
Şeyh Şerafeddin’in cenaze törenine katılanlar arasında resmi bir heyetin de bulunduğu kaydedilmiştir.
Kabr-i şerifleri, Yalova’ya 10 km. kadar mesafede bulunan Güneyköy’de olup halen de ziyaretgâhtır.
Anahtar Kelimeler:  
Tarih: 29.08.2008 01:16
Hitler: 561
İndirmeler: 0
İzlenme: 0.00 (0 Oylar)
Dosya Boyutu: 64.6 KB
Gönderen: mehmet

Reklam

Yetkili: Yorum:
Bu resim için yorum bulunmuyor.



 
Önceki resim:
ŞEYH ŞAMİL

 
 

 

  Ana Sayfa / Lider Resimleri / Şeyh Şerafeddin Dağıstanî KS En İyi Resimler |  Yeni Resimler 
  Powered by 4images 1.7.6 Copyright © 2002-2009 4homepages.de Design by 7dana.com  

güzel resimler | Resimler | Resimler | Resimler | Resimler | evden eve nakliyat | güzel resimler